13 Mayıs 2019 Pazartesi

Geçmişe Dönme Özlemi

        Yıl oldu, zaman geçti, onu da halledeyim bu da eksik kalmasın, dur baboli şunu da yapalım derken bi bakmışsın, eski hayat gitmiş yeni bir yaşam tarzı gelmiş ve yerleşmiş hayatıma.
         Tabii ki mutlu bir hayat sürüyorum, ama eksik olmayan tam bir hayat da değil. Önceliklerim değişmiş, o eski toy ve heyecanlı olduğumuz zamanlardaki öncelikler de yok artık. Yoksunluğunu çektiğim şey doğa ve dağ. Uzayıp giden hayat yolumun kıyısında, köşesinde bir yükselti veya tepe yok eskisi gibi.. Yine ortadoğululuğumu yaptım ve bir zamanlar hobi değil yaşam tarzı olarak gördüğüm Alpinizmi devam ettiremedim\ettiremiyorum. Bu durum ülkemizin sosyolojik yapısında bir klasiktir, klişedir; yaş ilerler ve meslek icabı yaptığınız sporu daha az yaparsınız. Sonra mükemmelliyetçiliğimizden olsa gerek az yaptığımız ya da düşük seviyede yaptığımız şeyi yapmamayı tercih ederiz. Tam olarak başıma gelen şey bu ve ben bu durumdan oldukça rahatsızım. Ne kadar bu durum için kesecek bir reçetem olmasa da en azından kendime tanı koyacak cesaretim var. Her tanının da bir tedavisi olur.
        Düşündüm taşındım Temmuz ayından itibaren sahalara geri dönüş kararı aldım. Bu yazı en azından bu kararı perçinleyecek bir belge niteliği taşısın. Sağlıcakla kalmanız dileğiyle efenim saygılar ve hürmetler..
Ama Dablam Himalaya

25 Mart 2018 Pazar

Kayıp Çocuk


Birden işitilmez olsun ayak seslerim;
Gölgem bir başka sokağa sapıversin;
Unutayım bir anda her şeyi,
Nerde oturduğumu,
Bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
Aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi,
Ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma;
Gönlüm öylesine geniş, öyle ferah,
İlk defa görmüş gibi dünyayı,
Bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;
Hatırlamam artık değil mi, dostlar,
Hatırlamam artık garipliğimi?

Can YÜCEL


15 Nisan 2016 Cuma

Acı Çekme Sanatı - The Art Of Suffering

     
By Voytek Kurtyka
Mountain Magazine, No. 121, May/June 1988

Polonyalı alpinist Voytek Kurtyka, alpin stil Himalaya dağcılığının efsanevi öncülerinden biri. 2016 Piolet d’Or Yaşam Boyu ödülü sunulan Voytek’in etkileyici tırmanışlarının bir özelliği, bireysel dünya görüşünü yansıtmasıdır. Dağların yalın gizemi ve büyüleyici güzelliği onun tırmanışları için mutlak şarttır. 1985 yılında yaptığı Gasherbrum IV (ya da the 'Shining Wall',7925m) Batı Yüzü tırmanışı 20.yy’ın en önemli alpin tırmanışlarından biri olarak hatırlanır. Spor, sanat ve mistisizmin iç içe geçtiği karmaşık ve eşsiz bir yaşam stili”  diye tanımlamıştır dağcılığı. Ve gerçek tadı sadece “acı çekebilenlerin” alabileceğini vurgulamaktadır. 1988 yılında Mountain dergisinde buna dair kaleme aldığı yazıyı sunuyoruz.

 Evet , inanmak zor fakat 70’lerin barlarındaki alaylı kurgusal hayaller 80’ler Himalaya’sının gerçekliği haline geldi. Biz de bir zamanlar gece “naked at night”(Gece minimum malzemeyle yapılan tırmanış kastediliyor) hakkında bir şaka yapmıştık ve şimdi o da oluyor. Geçtiğimiz yıllarda Yeni Franco-Swiss¹ generasyonu gece birkaç tırmanış yaptı ve söz konusu koşullar “naked” olarak değerlendirilebilir. Fakat onlar bu tuhaf taktiklerinin seçimini, işin mizahi boyutundan değil, macera ruhuyla ve sportif tasarılarla yaptılar.

Bir zamanlar “alpinizm, acı çekme sanatıdır” demenin bir gerçekliği vardı. Himalaya dağcılığını bu sanatın uzmanları yönetti ve yonttu. Ne yaşları ne de yetenekten yoksun olmaları, onları hedeflerinden alıkoyabildi. Soğukta açlık çekerek, yüksek irtifanın en sonunda derin karda ağır ağır ilerleyerek hayatta kalmak, bir insan için azim ve hırsın ayrıcalıklı bir tarzını gerektirir. Himalaya tırmanışları için ön koşul acıyı kabullenebilmekti. Bu, irade gücüyle zorlukların üstesinden gelmenin bir çeşit psikolojik zaferiydi. Çok az insan psikolojik bedelleri takdir eder. Doğru olan şu ki; içsel dayanım dışsal hissizliğin yansımasıdır.

Fiziksel tehlikeler veya partnerlerin sorunları görmezden gelinebilir. Çok fazla çaba ve korkuların bastırılması rekabetçi bir azimle bir araya geldiğinde vizyon daralma eğilimindedir. Bunu üzülerek söylüyorum ki; benmerkezcilik ve bir tür içsel sağırlık bizim tırmanış camiamızda yaygın görülen bir kişisel bozukluktur.
Sadece kinayede mi bulunuyorum? Bazı sebeplerim olabilir. Sıklıkla kahramanca tırmanışlar, partner pahasına başarıya ulaşır. “ Biri mi yorgun, bende yorgunum. Arkada biri mi öksürüyor? Genelde arkada birileri her zaman öksürür.”

Bu tavır, Himalaya dağcılığının kaçınılmaz sonu değildir. Küçük ve hafif ekipler için partner seçiminin önemi giderek artıyor. Eğer partnerler arasında güçlü bir bağ varsa, yoldaşlıktan da öte, partnerle ilgili tehlikeli sinyalini gözden kaçırma ihtimali çok çok azdır.

En son trendlerin, eski acı çekme ustalarına göre farklı niteliklere sahip olduğuna inanıyorum. Yeni trend hem sportif olarak hem bünye olarak oldukça başarılı. Ekstrem hızlar, hareket rahatlığı, dağın çevresel özellikleriyle doğal ilişki… Bunlarda olumlu anlamda gelişim sağlanıyor. Vücut ve zihin, farklı ritimde yeni bir sesi dinliyor gibi gözükmekte. Birazdan belirteceğim iki tırmanış; sadece zihni değil, minimal düzeyde aklimatizasyonla insan fizyolojisini de kandırıyor. Muhtemelen yüksek irtifada tırmanışı çok hızlı tamamlamalarından dolayı bazı sorunları engellediler. Özellikle Loretan, tırmanışta uyumaya ve durağanlığa izin vermeyerek ödem ve yüksek irtifa hastalıkları ihtimalinin azalacağına kanaat getirmiş.

İlk örnek: 1985 Temmuz’da  yapılan K2 (8611)-Aburizzi Sırtı tırmanışı.  Erhard Loretan, Eric Escoffier, Yves Morand ve Jean Troillet’den oluşan bir ekip 8000m’de bir gece geçirerek geleneksel şekilde aklimatizasyon sağladılar. 3 Temmuz gecesi 5000m’deki ana kamptan ayrıldılar, sabah 10’da 6800m’deki 2. kampa ulaştılar. Ertesi sabah 7’ye kadar burada kaldılar. Bundan önce yapılan tüm tırmanışlar, bu noktadan sonra en az üç günde tamamlanmıştır. Fakat onların planı tek hamlede çıkmaktı. Sabah saat 11.00’de 7300m’deki 3. kampa ulaştılar ve alacakaranlığı beklemeye başladılar. Ocak ve bivağı burada bırakıp gece tırmanışa başladılar. 1800m boyunca hiç uyumamış olarak 6 Temmuz günü saat 02.00’de zirveye vardılar. Gece olmadan 3. kampa inip, ertesi gün ana kampa geri döndüler. Sonrasında ise 1981 yılında Alex Maclntyre, Rene Ghilini ile birlikte ilk çıkışını yaptığım  Dhaulagiri (8167m) Güneydoğu yüzü tırmanışı var.  Loretan, Steincr ve Troillet üçlüşünden oluşan İsviçreli ekip bu kez “night-naked” taktikleri için bu yüzün kış tırmanışını seçtiler.

 Loretan ve Troillet
Aklimatizasyon süreleri oldukça kısaydı. 5700m’de bir gece geçirip ve 6500m civarına ısınma tırmanışı yaptılar. 5 Aralık gece yarısı ana kamptan ayrılıp 5700m’deki 1. kampa vardılar. 2500m ve 50° eğimdeki etaba girmeden önce burada bir kar mağarasında dinlenmeye çekildiler. Gece yarısı yola çıkacaklardı. Fakat bu kez sadece “naked” değillerdi, bunun yanında küstahça bir planları vardı. Yanlarında ne ip, ne teknik malzeme, ne de uyku tulumu ya da bivak vardı. Kıyafetlerinden başka, bir ocak ve her biri için bir çikolata. Himalayalarda kış; kesintisiz fırtınalar ve  -40°C derecelerle nitelendirilir. Fakat bu beyler havanın iyi olacağını umdu. 19 saat boyunca, gece ve ertesi gün aralıksız tırmanarak, öğleden sonra 7’de 7700m’deki zirve sırtına vardılar. Birbirlerine sarılarak ve tüm gece su kaynatarak, çarpıntılı titremeler eşliğinde geceyi burada atlattılar. Sabahın ilk ışığıyla beraber zirve arzuları hala canlıydı ve hızlıca toplanıp, 6 saatlik bir tırmanıştan sonra zirveye ulaştılar. Hızlıca inişe geçip gece yarısı saat 02.00’de 5700m’deki kar mağaralarına vardılar.

Dhaulagiri Güneydoğu Yüzü
Bu akıl almaz derecede cesursa ve soğukkanlılıkla yapılan tırmanış, benim için çılgınca 8000m’lik koleksiyon yapmaktan çok daha ilham verici. Bu üçlü (Loretan, Steincr, Troillet) yeni sırlar keşfetti. Kış dağcılığında ekstrem hafiflikle neler yapılabileceğini gösterdi. Ve başarılı bir şekilde beraberce acı çektiler. Zirve toplayıcılığı; biriktirme arzusu tarafından teslim alınmış bir dağcıyı gösteren, duygusal tüketimin bir formu. Eğer ruhsal materyalizm diye bir şey varsa, bu; dağların gizemini çözmekten ziyade onu ele geçirme dürtüsünde kendini gösteriyor. Böylelikle macera yerini rutin işlere ve duygulara bırakıyor. Koleksiyoncular, 8000 ya da 14x8000 gibi sayıları akıllıca kullanarak onları sihirli bir hale getiriyor. Bu sayılar bir zamanlar ekstrem Himalaya dağcılığının sembolleriydi fakat şimdi ustalıkla dağcılık şöhretinin ticari ölçüsü haline dönüştürüldü.  Sayılar; hiç parmaklarını dondurmamış biri tarafından bile basitçe anlaşılır.  Sayılara olan talep sınırsız.  Sahip olma yanılgısını gösterircesine, müşteriler bu sayıları oburca yutkunup sinirlerini yatıştırıyor.

Bir sporu sayılar olmadan düşünmek zordur ve birçok kişi dağcılığı spor olarak sınıflandırıyor. Şüphesiz yükseklerde yapılabilecek mükemmel bir spor fakat yalnızca spor mu? Dağlardaki alışılmış ve korkunç ölümleri mazur görebiliriz miyiz? Eğlenceli oyunların ve yarışmaların bir parçası olarak mı kabul edeceğiz gerçekten?  Bizi dik kayalıklara ve tehlikeye götüren içsel güdümüz; dağcılığın yarışmayla falan bir alakası olmadığını söylüyor. Bir aktivite olarak; kendini koruma içgüdüsü ve kendini ölümle sınama ihtiyacı arasında bulunan klasik aykırılığı ifade ediyor. Başka birinin kaderini ellerinde hissetmek, ruhumuzu fani bedenimizden özgürleştiriyor. Bunun sınırlarındayken bir tırmanıcı en büyük eğlenceyi tecrübe eder. Bunun ne kadarı zirve toplarken hissedilebilir. Bana göre; Dhaulagiri (8167m)’nin İsviçreliler tarafından yapılan tırmanışı, dağcılık adına gerçek zevke ve dağcılığın özüne geri dönüşü temsil ediyor.

1986 yılında “night naked” stiliyle Everest (8848m) ve K2 (8611M)zirvelerine iki tırmanış yapıldı. İlki, Loretan ve Troillet tarafından yapılan Everest (8848m)’in Japanese/Hornbein Couloir Direct rotası çıkışı. Beghin isimli bir tırmanıcı da ekipteydi fakat 2000m boyunca gece durmadan tırmanılınca isyan edip geri döndü. Tırmanış, duvarın altından zirveye toplam 40 saat sürdü. Neredeyse iniş süresi kadar etkileyici. Çok iyi kar koşullarında, ikili iyi bir kaydırak yaparak (Lehçede “kıç kaydıran” olarak ifade edilir) 4 saatte inişi tamamladı. Bir Polonyalı olarak, İsviçreliler tarafından ulusal sporumuzda mağlup edildiğimizi kabullenmek gerçekten zor. 8000’liklerden deltayla yada paraşütle falan uçmayı sallamıyorum da bu iki İsviçerilinin, dünyanın en eğlenceli kıç kaydıran deneyimine sahip olması beni öfkeden kudurtuyor. Bu hızlı tırmanış, ana kampta 5 haftalık bir bekleyişten sonra yapıldı. Aklimatizasyon süresi oldukça kısaydı. 5850m’deki ileri kampta bir gece ve civardaki 6000’liklere iki tırmanış.
Bu kadarı yeterliydi, geri kalan enerji rota için saklandı. 28 Ağustos günü saat gece 10’da İleri kamptan ayrıldılar. Yanlarında Dhaulagiri (8167m) tırmanışında aldıklarından fazla malzeme yoktu. 13 saatte ilk 2000m’yi yükseldiler. 7800m’ye ulaştıklarında saat 11’di ve günün geri kalanını su kaynatmakla geçirdiler. Saat akşam 09.00 olduğunda  Loretan and Troillet yola koyuldu fakat bu noktadan sonra Beghin yoktu. Gece yarısından sonra 8400m civarlarında aşırı soğuk ve karanlık onları durmaya zorladı. Birbirlerine sıkıca sarıldılar ve bu en berbat saatlerin geçmesini beklediler. Şafağın ilk ışıklarıyla beraber başlayıp öğlen 01.00 civarı zirveye ulaştılar. Dünyanın en yükseğinde 1 saat vakit geçirip inişe başladılar. Neyse ki kıçlarında sadece hafif ağrılarla saat akşam 7 itibariyle 3000m alçalmışlardı.  Diğer bir tırmanış ise; bir gün ve bir gece süren Benoit Chamoux‘ın yaptığı K2 (8611m) Abruzzi Sırtı tırmanışı. Çok basit bir hikâyeye sahip, 4 Temmuz öğleden sonra 04.00’te ana kamptan ayrıldı ve ertesi gün zirvedeydi. Şüphesiz ki uyumak için zamanı olmadı. Birkaç gün önce de 16 saatlik Broad Peak (8051m) tırmanışını yapmıştı.

 Loretan ve Troillet ile iki yaz önce Katmandu’da karşılaştığım esnada merakıma dayanamadım ve Loretan’a birkaç soru sordum;

“Tırmanış için antrenman yapıyor musun?”
“Hayır, en iyi antrenman burada” alnıyla Himalayaları göstererek.
“Sigara ve alkol kullanıyor musun?”
“Sigara hayır, alkol evet”
“Kullandığın ilaç var mı?”
“Yalnızca uyku hapı, kan akışına yönelik bir şey asla”
“Yüksek irtifa dağcılığında en çok ne yapmak istiyorsun?”
“Mümkün olduğunca yüksekte, hızlı ve zor alpin stil tırmanışlar”
“Himalaya dağcılını hedefleyen dağcılara ne tavsiye ederdin?”
“Bünyenizi dinlemeye ve anlamaya çalışın”

Burada tanımlanan dört tırmanış her ne kadar atletik becerilere sahip olsa da onların uygulamaları sporla değil, benimsedikleri stille ilgiliydi. Yeni yaklaşımlar, geleneksel yöntemlerin yerini aldı.

Ne zaman bir dağcı bilinen bir yoldan çıksa, kural ve rutinlerin dayanağının olmadığı bir bölgeye girer. Kendi iç hükmünüzle yalnızsınızdır ve neyse ki bu hakiki bir motivasyondur. Böyle zamanlarda dağcı yalnızca sporcu değil aynı zamanda yaratıcıdır. Bu yaratıcılık, bilinmeyen bölgelerin keşfinde ya da tırmanış stilinde kendini dışa vurur. Dağcılığı spor çerçevesine sokmanın imkânı yok. Bana göre, dağlarla gerçek ve tutkulu duygusal bağlar kurabileceğimiz sayısız yol var. Benim için gizem, dağcılık için gereklidir. Bilinmeyenin keşfi, yaratıcılıkla bir araya geldiğinde; dağcılık adına gerçek deneyimin bağları kurulur.

Birilerinin bazen Bill Tilman, Naomi Uemala ya da Gary Hemming gibi figürleri hatırlaması gerekiyor. Doğru yol için. Ve son olarak; gizem bir sır olarak kalır, spor ise sadece spordur.


Gasherbrum IV alpin stil tırmanışı-Kurtyka

                  ¹   Kurytka burada parasız, çulsuz bir kuşak olduklarını ifade ediyor.

Kaynak: Training for the New Alpinism: A Manual for the Climber as Athlete,  By Steve House, Scott Johnston




8 Nisan 2015 Çarşamba

Genel Bir Yazi

Sevgili okurlarim, var mi okurum bilmiyorum ama ben yine de boyle hitap edeyim ben sizlere..
Nasilsiniz? Umarim iyisinizdir. Bu yaziyi aslinda sizi cok ozledigimden degil de can sıkıntısindan yaziyorum haberiniz ola. Yoksa benim okur falan sikimde degil. Şuan o kadar guzel bir cografyadan geciyorum ki, salihli kula arasi bir yerdeyim. Keske hep bahar ve yesil kalsa buralar.. Makilerin arasindaki bosluklarin arasindan yukselen biber yesili buğdaylar, mavi bir tuvalin uzerine parlak beyaza batirilmis firca darbeleriyle olusturulmus top top bulutlar..  Ağlamak istiyorum sayin okurlar yazacak o kadar sey var ki, katman katman kireç taslari dolomitik bir gorunum vermis ege tepelerine. Iki ayri duyguyu birden yasiyorum, hem memleketten ayrilma duygusu. Hakliyim bu duyguyu yasamakta, burada dogdum, burada gecti cocuklugun en buyuk dilimi. Şimdi karşimda Bozdağ bana bakip bakip gitme derken puslu zirvesiyle kalmak geliyor icimden. Ama bir yandan da baba bekler, manita bekler bir Ankara var yolun ucunda. Ovalarin ortasindaki kavak agaclarina kolumu camdan uzatip tutunasim, birakmayasim geliyor. Degisik bir ruh halindeyim. Uzun bir aradan sonra <çok uzun ama> yine Loreena McKennitt dinliyorum. Yanimdaki akan irmagin uzerinde duran koprunun korkuluklarindan asagi sarkmak istiyorum. Küçük tepelere tirmanmak istiyorum. Ne cok istegim var ya. Olsun lan hepsi olabilecek seyler aslinda. Yollar uzak gelemedim adli zeki muren parcasi geldi aklima niye bilmiyorum. Lan eger hala bu yaziyi okuyosaniz okumayin diger tum yazilarim gibi bu yazi da bomboş, eskiden tum kucuk yerlerde yumurta sarisi renginde onunde kucuk bir verandasi olan devlet binalari vardi, gerek saglik ocagi, gerek ilk okul, gerekse muhtarlik binasi, nerde lan bu binalar! Yıktiniz mi orospu cocuklari.. Zaten tum guzel tepelerin ustune de verici diktiler. Bizim de vaktimiz gecti gitti. Biz de curuduk. Biz de artik potansiyel bi "dayı" adayiyiz. Bu yazi dark side of the moon yazisi. Bu yazi icerigi oyle olmasada elimizden alinmis cocuklugumuzu ve beyhûde gecmekte olan gencligimizi simgelesin.. Hadi siktirin gidin şimdi.

30 Mart 2015 Pazartesi

Bir gün öleceğinden korkmak yerine, işe bu gerçeği kabullenerek başlayabilirsin.

25 Kasım 2014 Salı

Büyük Diktatör!

"Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim.
Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir.
Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekadan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz.
Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: "Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın." Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır.
Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır! Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder... sevilmeyenler ve anormal olanlar!
Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St Luke'un İncil'inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım.
Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!"

-Charlie Chaplin

kaynak:Hayatımın Hikayesi / sf. 362-364

23 Kasım 2014 Pazar

Soluk mavi nokta

Buradan bakıldığında Dünya, pek de dikkat çekecek gibi değildir. Ancak bizim için, durum farklıdır. O noktayı yeniden inceleyin. O, Burası. O evimiz. Biziz! Üzerinde, sevdiğiniz herkes, bildiğiniz herkes, duyduğunuz herkes yaşıyor. Var olmuş tüm insanlar yaşamlarını orada geçirdiler. Keyif ve acının toplamı. Türümüzün tarihindeki kendinden emin binlerce din, ideoloji, ekonomik doktrin, her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, medeniyetin her yaratıcısı ve yıkıcısı, her kral ve köle, her aşık çift, her anne ve baba, umutlu çocuk, mucit ve kaşif, her ahlaki öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her süperstar, her yüce lider, her aziz ve günahkar burada yaşadı. Bir toz parçacığı üzerinde, bir ışık ışınına gömülmüş halde... Dünya uçsuz bucaksız kozmik arena içerisindeki ufak bir sahnedir. O generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini hatırlayın. Tüm bu kanlar, bu kişiler bir noktanın ufak bir kısmının şan ve zafer içerisindeki anlık efendileri olabilmeleri için aktı. Bu pikselin bir köşesinde yaşayanların onlardan ayırt dahi edilemeyecek, diğer köşesinde yaşayanlara yaptıkları sonsuz zalimlikleri düşünün. Yanlış anlaşılmaların sıklığını, birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklı olduklarını ve öfkelerinin ne kadar hararetli olduğunu düşünün. Duruşumuza, hayal ettiğimiz şahsi önemimize, evren içerisindeki ayrıcalıklı bir konumda olduğumuz yanılgısına bu soluk ışık noktası tarafından meydan okunuyor. Gezegenimiz, onu sarmalayan kozmik karanlık içerisindeki yalnız bir nokta. Sonsuz belirsizliğimiz içerisinde bizi kendimizden kurtarmaya gelecek birilerinin var olduğuna dair hiçbir ipucu bulunmuyor.Dünya, bildiğimiz kadarıyla yaşam barındıran tek gezegen. En azından yakın tarihimiz için, türümüzün göç edebileceği başka hiçbir yer yok. Ziyaret edebilir miyiz? Evet. Yerleşebilir miyiz? Henüz değil. Beğenin veya beğenmeyin, şimdilik, Dünya direnebileceğimiz tek yer.Astronominin mütevazileştirici ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de, ufak dünyamızın bu uzak görüntüsü, insan kibrinin ne kadar aşağılık olduğunu göstermenin en iyi yoludur. Bu, bana birbirimize daha iyi davranmamız ve gezegenimizi koruyup geliştirmemiz gerektiğinin önemli olduğunu anlatıyor. Bildiğimiz tek evi. Soluk mavi noktayı...

-Carl Sagan


21 Kasım 2014 Cuma

Adamlar Tırmanıyor baba!!!


Sibiryada Yeni Duvarlar keşfedilmiş, hem de granit!

        Avustralyalı iki tırmanıcı Chris Fitzgerald ve Chris Warner bu yaz Sibiryada yeni uzun duvarlar keşfetmişler. Bu duvarlar granit olmakla birlikte; açılan altı yeni rota 4 farklı alpin yüzeyde ve 10 ip boyundan uzunmuş. Duvarların bulunduğu yer uzak-doğu Rusya'da, bölgenin adı: Çukotka. Bu alanın en ilginç özelliği 20 yıl öncesine kadar hem Ruslara hem de yabancılara kapalıymış.
kaynak: https://www.thebmc.co.uk/new-big-walls-discovered-in-siberia?s=4

15 Ekim 2014 Çarşamba

Güzel bir söz

If you think adventure is dangerous,try routine.It's lethal...
-Paulo Coelho-Aleph
[Eğer maceranın tehlikeli olduğunu düşünüyorsan, rutini dene. Öldürücü...]

13 Ekim 2014 Pazartesi

Sen bana aldırma gülüm

harbi la...

Merhaba

Önce bunu dinleyin. Uzun bir aradan sonra programcıların yazdırdıkları ilk cümleyle giriş yapmak istedim.

writeln("merhaba dünya"); falan filan.

bu aralar kafam yüksek dozda karışık, okul paçamı bırakmıyor amk. bende ne emmeye geliyom ne gömmeye, hem okul, öğrencilik bitmesin istiyorum hem de okul bitse de selbes kalsam diye uğrasıyorum. ya da kökten bıraksam mı amk? hayat mı zor deseler yoksa hipermetrop, astigmat ve katarakt gözle kalın ipligi ince iğne deliğinden geçirmek mi zor deseler hayat zor derim. yaş büyüdükçe göt korkusu sarıyor insanı.. bir yandan insan ilişkileri diğer yandan insanların iletişimsizlikleri.. bazen oturup düşünmüyor değilim ot olsaydım da tek derdim hava bulutlu olunca <bugun de fotosentez yapamadık amk> diye ekmek çıkmadı hesabı esnaf atarı  yapmak olsaydı diyorum. öyle veya böyle yuvarlanıp gidiyoruz, geriye dönüp baktığımda hayatımda çok şeyin değişmiş oldugunu görüp değişimin hızlılığından ürküyorum. iyi veya kötü yeni yerler, yeni anılar, yeni insanlar sıkışıyor doğumla ölüm arasındaki o uzun aralığa. bugun de ölmedim anne diyorum. herkesin derdi kendinden ötedir diyorum. blogu da sıkılıp kapattıydım, sıkıldım geri açtım iyi mi? bendeki de tutarsızlık. yazmaya üşendim. yeter amk

adamım jamal

8 Ocak 2014 Çarşamba

Alakalandırma

http://isteyenokusun.com/2014/01/02/alakalandirma/
Pantolonun ütülü, çorapların aynı renk, paçaların aynı uzunlukta olup olmaması neden önemli? Nasıl oluyor da ünlü bir sporcunun siyasi gidişat konusundaki fikirleri dikkatle dinlenebiliyor? Neden en gerçekçi olduğunu iddia eden filmlerde bile başroldekiler örneğine sokaklarda çok az rastladığımız ölçüde güzel ve yakışıklı oluyor? Gazete haberlerinin arasına çekilen çizgileri otoyoldaki şeritlerle karıştırdığımız için mi farklı haberlerin birbiriyle ilişkisini düşünmek aklımızdan geçmiyor? 2014 yılına girerken bir yüzyıl öncesiyle, 1914 yılındaki gelişmelerle parallellikler kurup yeni bir dünya savaşının patlayıp patlamayacağından konuşmak akla yatkın mı? Ülkelerin haysiyet, şeref, saygı uyandırma, tükürdüğünü yalamama gibi nedenlerle savaşa girmeleri, uğruna on milyon kişinin ölmesi hâlâ geçerli mi? Neden taze çiçek güzel, buruşuk çiçek çirkin sayılıyor? Doğduğumuz yer ve toplum konusunda hiçbir seçimimiz olmamışken, nasıl oluyor da bunları uğruna ölüp öldürecek kadar sahiplenebiliyoruz?

11 Ağustos 2013 Pazar

2040'tan Mektup

michael sikkofield: 2040'tan Mektup: Adım Mehmet Kuzulsay, 60 yaşındayım, iki çocuğum var. Beni de annem ve teyzelerim "Çok kızların canını yakacak bu, çoook." diye se...

17 Mayıs 2013 Cuma

yanlış anlaşılmasın haa şşşüüşşş

alpinist diye aştıysak blogu bu alpinist oldugumuzdan değil, alpinist olmaya çalışmamızdandır. Götünüz başınız oynamasın. :) burada arada bir edebi metinler paylaşacağım, sosyal mesajlar vereceğim. blog benim değil mi lan istediğim şeyi yaparım amküm. gece gece atarlandım bak yine, ama niye, kime bilmiyorum. bak ya yine konudan saptık iyi mi? ben buraya emrah serbesin bir yazısını paylaşmak için girdim. girişim giriş olmadı çıkışımda çıkış olmaz bu gidişle, tayyeap bu ülkede baştakan olduğu sürece ben ne düzgün girerim ne de düzgün çıkarım arkadaş! (başladı yine ergen atarlarım, asprin alsam iyi olacak) amk ipnesi sen kalk ülke çalkalanırken hatayda 53 kişi ölmüşken, amerikaya git. sanki ülkeyi kurtaracak orda. Atatürk ülkeyi kurtarırken sanki Samsun yerine washington a gitti amk. iki ucu boklu değnek diyecem anlam eksikliği olacak, bu değneğin heryeri ishal olmus obamanın bokuna sıvanmış. bizimkiside o değneği kullanıp heryere bok bulaştırıyor. neyse hadi iyi geceler, ağzımı yeterince kirlettim.


 "Sabah ayazından, melankoliden ve uykusuzluktan, aylardır tavuk döner yemekten ve çay bardağında içtiğim rakılardan ötürü biraz delirmiş olabilirim dedim ona. Ama sorun değil, benim hala umudum var. Sana her baktığımda umudum var. Raskolnikov’un tefeci koca karıyı baltaladığı yaştayım. Bu aşk karakolda biter ve sakın korkma ölen ben olurum. Ruhumu usrutayla doğradın çünkü. Ve farkında olmadan yaptın bunu, işte seni bu yüzden seviyorum."
-Emrah Serbes

Adam iyi yazmış

23 Nisan 2013 Salı

geçenlerde

ya geçenlerde buraya bi şey yazacaktım ne yazacagımı unuttum iyi mi

14 Nisan 2013 Pazar

Go higher


Bu resmi görünce aklıma bi anım geldi, oturduk bigün bizim cemiyetle dagcılıktan konuşuyoruz yine. Konu konuyu açtı, söz konusu bahis Ueli Steck oldu. Sonra  bi abim dedi ki, Ueli Steck'in "ben korkunca rotadan dönerim" diye bir sözü vardır dedi. Kendisi de bu söze istinâden "Ben de korkunca ipe girerim" dedi. Sonra bende içimden aha lan işte Hacettepe Stayla dedim. :)

12 Nisan 2013 Cuma

Doug Scott: Ego Gezileri



Kendiniz için mi tırmanırsınız? Ya da ilgi çekmek, hatta ödüller için? 2020 Olimpiyatlarına sportif tırmanışın eklenmesi gündemde. Efsanevi dağcı Doug Scott soruyor: Ödüller ve yüksek dağlar birbirine uyar mı?

            İlk tırmanış ödülüm Ruslardan 1974'te geldi. Paul Braithwaite, Guy Lee ve Clive Rowland'la birlikte bana Kiril alfabesinde renkli bir sertifika verdiler. Sertifikada Pamir Dağlarındaki Lenin doruğuna (Şimdi Tacikistan'da, yeni adı İbn-i Sina doruğu) çıktığım yazıyordu. Faaliyet Açık-Taş vadisinde uluslararası bir kamp şeklindeydi. Amacı farklı milletlerden tırmanıcılar arasında uluslararası ilişkileri teşvik etmekti; ama gizli amacı Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ni, yüksek irtifa tımanışını olimpik spor haline getirmeye ikna etmekti. Bu fikir kamp görüşmelerinde dile getirildiğinde çoğu bu fikre gülüp geçti – çoğu misafir dağcı için bu fikir lanetliydi.
           
            Olimpiyatlara tırmanışın da eklenmesi fikri hiçbir zaman gündemden tamamıyla düşmedi. Ancak önemli bir ayrım yapılmalı. Kapalı alanlarda tırmanış ve buz tırmanışı müsabakalarının organizatörleri Olimpik arenaya girmek için çok çaba sarfediyorlar. Çoğu tırmanıcı ise çekinceleri ne olursa olsun bunun eninde sonunda gerçekleşeceğini ve kapalı alanda veya buzda özel hazırlanmış parkurlarda olduğu sürece bunu dert etmeyeceklerini düşünüyor.
           
            Dağcıların asıl tartışma konusu ise yüksek irtifa müsabakaları. Fakat geçmiş bu konuda muğlak. Baron Pierre de Coubertin – Fransız idealist ve modern Olimpiyat Oyunları'nın babası – dağcılıktaki başarıların ödüllendirilmesini önerdi. Ona göre dağcılık asil bir hobiydi ve onun Olimpiyat hakkındaki fikirlerine örnek teşkil ediyordu. Aslında tırmanışlara 1924'ten beri tam 20 Olimpiyat madalyası verilmiştir. Bunların çoğu İkinci Dünya Savaşı öncesindedir.

            Tırmanış müsabakaları fikri Eski Sovyet bloğu ülkelerinde hala hoş karşılanmıyor. Sovyetlerde ilk tırmanış müsabakaları 1948'de yapıldı. Ancak Sovyetlerin tımanışa karşı yaklaşımı 1974'te Lenin doruğu tırmanışına katılan tamamı kadınlardan oluşan ilk ekip olan 8 kadının hayatını kaybetmesiyle ağır bir yara aldı. 7000 metrede korkunç bir fırtınada can verdiler. Uygun ekipmanları ve tecrübeleri yoktu, ancak başarı hırsları gözlerini kör etmişti, bu da tehlikenin katlanmasına sebep oldu. Önceden planlanmış rotalarına bağlı kaldılar, bu onları koşulların gerektirdiği gibi rota değiştirmekten alıkoydu. Ayrıca hatırı sayılır yardım ve destek, telsizli yedek ekipler, bölgedeki helikopterler onlarda yanlış bir güvenlik hissine yol açtı. Herkesin açıkça gördüğü üzere, sorun, onları kendi hayatları için - ihtiyatlı kararlar ve değişken özgüven vasıtasıyla - sorumluluk almaktan alıkoyan, onların dışında olan bir organizasyon ve prosedürler. Bu trajik olay, birçoklarının yüksek dağlarda Olimpik tırmanışlar yapılması fikrine mesafeli durmasına sebep oldu.

            Pamirlerdeki kampı, bir yıl sonra Everest'in güneybatı yüzüne yaptığımız başarılı tırmanış izledi. Hiçbir ödül beklenmiyordu, hiçbir ödül de alınmadı, en azından direkt olarak. Chris Bonnington, liderimiz, zaten 1974'te Kraliyet Coğrafya Topluluğu tarafından bir altın madalya ile ödüllendirilmişti. Hatta Chris'in Topluluğun eski girişindeki panelde duran altın kabartmalı harflerle  yazılı adının altında Don Whillans (O aralar Chris ile Don iyi geçinemiyorlardı, Chris, Don'u Everest planlarından çıkarmıştı.) bana şöyle dedi: “Ne keşfi yaptı ki? Bütün keşfi ben yaptım.”

            Bence Don, Chris'in sadece Annapurna Ekspedisyonunu yönetmekten çok daha fazlasını yaptığını unutuyor. Bununla birlikte Chris, İmparatorluk Nişanı (Commander of British Empire, CBE) aldığında hiçbir homurdanma duymadım – ne de olsa Chris, hakkıyla, Britanya dağcılığının sözcüsüydü ve çoğundan daha fazla tırmanış yapmıştı. Hatta söylentiye göre Dougal Haston ve ben, Everest zirvecileri olarak Kraliçe tarafından onurlandırılma bekleyebilirdik, tabii Dougal gençliğinde majestelerinin hapishanelerinde üç ay geçirmeseydi. Yine de 10 numaraya davet edildik, orada Harold Wilson'la tanıştık – bize tırmanıcıların zirveye ulaşmasındaki rolümüzü sordu!
           
            1994'te Kabine Ofisi Tören Şubesi bana bir mektup yolladı, İmparatorluk Nişanı'nı (CBE) kabul edip etmeyeceğimi soruyorlardı. Bu tamamen sürpriz oldu, böyle bir şeyin söz konusu olduğuna dair en ufak fikrim bile yoktu. Tereddütsüz kabul ettiğimi söylemeliyim, ayrıca bu konuda hiçbir pişmanlığım olmadı. Annem ve babam çok sevindiler, babam “Tanrıya şükür bu günleri de gördüm.” dedi. Bu onun hayatı boyunca erişmek istediği bir hedefti, oğlu bununla onurlandırılmıştı.

            Genel olarak İmparatorluk Nişanı sahibi olmak fon oluşturmak (özellikle Community Action Nepal için), arkadaşlarıma Birleşik Krallık vizesi çıkarmak ve bürokrasiyi hızlandırmak dışında bir işe yaramadı. Rebecca Stevens, tırmanışta görece yeni bir isim, Everest'e yaptığı tırmanıştan sonra İmparatorluk Nişanı (Member of British Empire, MBE) aldığından beri tırmanışçılar arasında bunun gibi sembolik kıdemler de önem kazanmaya başlamıştı.

            Daha sonraları düşündüm de çoğu zorlu tırmanışımı bitirmiştim, ödül de tek bir faaliyet için değildi, ömrümü tırmanışlara adadığım ve Himalayaların gizemlerini aydınlattığım için beni onurlandırmaları anlamına geliyordu. Akranlarım için de aynı durum söz konusuydu, Chris Bonnington CBE, George Band OBE (Officer of British Empire) ve yakın zamanda Joe Brown CBE ve Pat Littlejohn OBE. Hiçbirimiz bu ödülleri kabul ettiğimiz için eleştiri oklarına hedef olmamıştık.

            Tırmanış referansları kusursuz olan iki arkadaşın durumu ödülleri kabul edip etmemenin artı ve eksilerini gösteriyor. Voytek Kurtyka, 20. yüzyılın önde gelen dağcılarından biri, Piolet d'Or (Altın Buz Kazması, muhtemelen dağcılık dünyasındaki en prestijli uluslararası ödül) organizatörlerinden gelen jüriye katılma teklifini reddetti. İlk Piolet d'Or 1991'de verildi. Ödülün fikir babaları dönemin GHM (Groupe de Haute Montagne, Fransız Dağcılık Grubu) başkanı Jean-Claude Marmier ve Montagnes dergisi editörü Guy Chaumereuil'dir. Ödül, hayalgücü ve alpinizmin özüne bağlı tımanışlara bir saygı duruşu niteliğindedir. Başlangıçta güzel olsa da organizasyon tartışmalara sebep oldu, özellikle 'en iyi' tımanış ilüzyonu konusunda, ta ki Christian Trommsdorff'un, GHM'nin yeni başkanının ödülde yeni düzenlemelere gitmesine kadar.

            Voytek'e yeni jürinin bir parçası olması talebinde bulunuldu. Voytek reddetti, “Dünya vahşi bir rekabet ortamı, bu ortam ödüllere verilen önemin artmasına sebep oluyor, bu ortam gerçek sanata müsait değil. Ödüllere önem verilen yerde gerçek sanat olamaz.” Ona göre tırmanış fiziksel ve mental refahlık demekti, bu onu bilgeliğe götürüyordu. Ödüller ise insanı kibire ve benmerkezciliğe götürüyordu. ”Ödül oyunlarının bir parçası olmak bir tırmanıcı için tehlikelidir, teklifinizi kabul edemem.”

            Christian Trommsdorff Voytek'e içten cevabı için teşekkür etti ve şöyle devam etti: “Şahsen ben rekabet konusunda sizinle tamamen aynı fikirdeyim; bu bizim GHM'de istemediğimiz bir şey ancak biz bugünün dünyasında yer edinme fırsatını değerlendirmeyi seçtik, değerlerimizin yokolup gitmesi ve diğerlerinin onların yerine geçmesi yerine onları dünyaya tanıtmak yapabileceğimiz en iyi şey... Rekabet hırsıyla yaşayan insanlar... Belki de bazıları sizin gibi insanlardan etkilenir ve tavırlarını değiştirirler.”

            Voytek yoktu ama jürideki diğerleri, ki buna jüri başkanı olarak ben de dahildim, saf alpinizm odaklı yeni kriterlerin uygulanmasını sağladık. En harikulade durum ise ödüllerin saf alpinizme en bağlı olanlara verilmesiydi: bolt ya da diğer delici ekipmanlar yok, sabit hatlar yok, tırmanış prensibini zedeleyecek telsiz, uydu telefonu gibi yardımcı ekipmanlar yok, arkada iz bırakmama prensibi uygulanacak, yerel halka saygılı davranılacak.

            Aslında 2009 ödülü kriterlere aşağı yukarı uyan üç farklı tırmanışa verildi. Tek bir kazananın olmaması olumlu bir adımdı, rekabetçiliği azaltıyordu ve ilham verici tırmanıcıları destekliyordu; 'kazananlar' kazananlardan çok saf alpinizmin elçileri oluyordu.

            Yeni Piolet d'Or ödülleri düzenlemelerinin verdiği güvenle Christian Trommsdorff bir kez daha Voytek'e başvurdu. Voytek'in cevabını tahmin edebilirsiniz: “Bu şeytani bir teklif... Ben dağlara insani zaaflarımı aşmak için gidiyorum ve siz beni en tehlikelisiyle karşı karşıya bırakıyorsunuz... Benim diğerlerinden bir farkım olduğu illüzyonu... Bütün yaşamım boyunca bununla mücadele ettim... Egomuzun en büyük tuzağı ve kibirimizin kanıtı... Piolet d'Or jüriliğini kabul edemem. Tırmanıcı üstün bir özgürlük farkındalığı taşır. Umarım böyle onur verici bir şeye karşı tedirginliğimi anlarsınız.”

            Eğer yaptığınız hiçbir şeyi kayda almazsanız Voytek'ten bile daha saf bir alpinist olabilirsiniz. Öyle insanlar var ki, dağlara, hatta Himalayalara tırmanıp hiçbir şeyi rapor etmiyorlar, herşeyi tamamen hoşlarına gittiği için yapıyorlar. Ancak bu olağandışı. Kendim için konuşuyorum, her zaman makaleler yazmak, tecrübelerimi diğerleriyle paylaşmak ve biraz da başardıklarım için takdir edilmek istedim. Kendinizi övülürken bulmak, bazen makalelerle, bazen gerçek bir ödülle, büyük bir şey değil. Böyle şeylerden hoşnut olmak ikiyüzlülük değil, ancak bunlar kesinlikle benim tırmanışlardaki amacım değil ve bildiğim kadarıyla birçok arkadaşım için de durum benzer.

            Yeni düzenlemeleriyle Piolet d'Or ödülleri alpinizmin en iyisini kutluyor ve bunu kazanan herşeyi alır tarzında, sponsorların ve bürokratların egemenliğindeki bir atmosfer yerine tırmanıcı festivali gibi bir havada yapıyor. Piolet ödülleri bu ideale sıkı sıkıya bağlı kalırsa ödüller arasındaki amiral gemisi konumunu koruyacak, tırmanışçılar arasında iyi tırmanışın en iyi yolu olarak bayrak vazifesi görecek, özellikle tarihi geçmiş değer sistemlerine bağlı olan eski komünist ülkelerde.

            Son yıllarda  Aleksander Klenov gibi önde gelen Rus dağcılar ülkelerinin yüksek dağlarda rekabete dayalı olan sistemini sorguladı. Ona göre  bu sistem Rus dağcılığının yeni ufuklar açmasını engelliyordu. Anatoli Moşnikov'dan alıntılıyorum: “Müsabakalar bugün anlamsız kalıyor ve dağcılığın özünü yerinden ediyor.” Söylemeliyim ki mesajın yerine ulaşması zaman adı.

            Bir keresinde Don Whillans bana tırmanışlarda her zaman rekabetin olduğunu ancak bunun diğerlerinden daha iyi olmakla ilgisinin olmadığını sadece rota bazında olduğunu söylemişti. İşte bu dağcılık gibi macera sporlarıyla futbol gibi amacın rakibi yenmek olduğu saha sporları arasındaki en büyük fark. Piolet d'Or ödülleri bize daha iyi bir yol gösteriyor, çünkü kazanan olmak, bütün ilgiyi üzerinde toplamaktan çok farklı bir amaca hizmet ediyor.

            Hepimiz beğenilmek isteriz ve bu durumda ben bir istisna değilim. Bir ödül kazandığınızda sizin için sadece hoş bir tecrübe olmaz, bir anda size rahatsızlık veren birşeyden kurtulma fırsatı olan biri olduğunuzu farkedersiniz. Piolet ödüllerinde böyle bir fırsatım vardı: Alplerdeki erişim özgürlüğümüzü korumamızı sağlayan erdemlerimizi övmek – politikacılardan, bürokratlardan, sigorta şirketlerinden, bunun gibi ticari kaygılardan gelebilecek erişim engellemesinden korumak. Ancak en  önemli mesajım böyle övgüler almak için bir tırmanış orijinal ve bağlı kalınan yolda olmalı – taviz vermeden.

            Doug Scott Asya'nın yüksek dağlarına 45 ekspedisyon yaptı. 40 kez zirveye ulaştı, bunların yarısını yeni rotalarla ya da alpin stilde ilk kez yaptı. Yedi kıtanın en yüksek zirvelerine ulaştı. Bir önceki Alpine Club başkanıdır, 1994'te Britanya Kraliyet Nişanı'na (CBE) layık görülmüştür, 1999'da ise Kraliyet Coğrafya Topluluğu tarafından altın madalyayla ödüllendirilmiştir.

            Bu yazı Stephen Goodwin'in Alpine Journal'de yayınlanan bir makalesinden uyarlanmıştır. Stephen, Alpine Journal'in editörlerinden biridir, 1998'de Everest'in güney zirvesine çıkmıştır.

Piolet d'Or nedir?

            İlk ödül Marko Prezelj ve Andre Stemfelj'e Güney Kangchenjunga'nın güneybatı sırtına yaptıkları kusursuz alpin tırmanış dolayısıyla verilmiştir – ödülün kurucularının arzuladığı gibi orijinale bağlı kalarak yapılan bir tırmanış. Ödül kazanan Britanyalılar arasında arasında 1994'te Cerro Torre'de yeni bir rotadan yaptığı tırmanış için Andy Parkin ve 2002'de Siguniang'ın kuzey yüzüne yapılan ilk tırmanış için Mick Fowler ve Paul Ramsden de bulunmaktadır.

            Organizasyon 'en iyi' tırmanış illüzyonu üzerinde tartışmalara yol açtı. 2. kez ödülü kazanan Prezelj – Chomolhari'nin kuzeybatı sütunu – ödülü kınadı ve şöhret tutkusuna karşı uyarılarda bulundu. 2008'de tırmanıcıların endişelerine yönelik bir girişim başarısız oldu. 2009'da yeniden hayata döndürülmesine yönelik bir beklenti oluştu, Christian Trommsdorff, yeni GHM başkanı, organizasyonu Piolets (-s ekiyle) adıyla dağcılık festivali atmosferinde, alpinizm ruhunu yüceltmek amacıyla yeniden düzenledi. Chamonix ve Courmayeur ilçeleri ödüllere muazzam kaynaklar sundu, ticari sponsorlara duyulan ihtiyaç azaldı; yayımcı Nivéales ve dergiler Montagnes ve Vertical de oradaydı.

            Pioletler Nisan 2009'da bir parti havasında dağıtıldı. Doug Scott jüri başkanı olarak görev aldı, jüri stil, kaşif ruhu, saygı, adanmışlık üzerinde odaklandı. 4 takım ödüle layık görüldü ve Walter Bonatti bir yaşam boyu ödülü aldı.

 Dağcılığın en bilinen ödülü yeni bir rotaya yelken açtı.

Doug Scott

Kaynak: www.thebmc.co.uk