11 Ağustos 2013 Pazar

2040'tan Mektup

michael sikkofield: 2040'tan Mektup: Adım Mehmet Kuzulsay, 60 yaşındayım, iki çocuğum var. Beni de annem ve teyzelerim "Çok kızların canını yakacak bu, çoook." diye se...

17 Mayıs 2013 Cuma

yanlış anlaşılmasın haa şşşüüşşş

alpinist diye aştıysak blogu bu alpinist oldugumuzdan değil, alpinist olmaya çalışmamızdandır. Götünüz başınız oynamasın. :) burada arada bir edebi metinler paylaşacağım, sosyal mesajlar vereceğim. blog benim değil mi lan istediğim şeyi yaparım amküm. gece gece atarlandım bak yine, ama niye, kime bilmiyorum. bak ya yine konudan saptık iyi mi? ben buraya emrah serbesin bir yazısını paylaşmak için girdim. girişim giriş olmadı çıkışımda çıkış olmaz bu gidişle, tayyeap bu ülkede baştakan olduğu sürece ben ne düzgün girerim ne de düzgün çıkarım arkadaş! (başladı yine ergen atarlarım, asprin alsam iyi olacak) amk ipnesi sen kalk ülke çalkalanırken hatayda 53 kişi ölmüşken, amerikaya git. sanki ülkeyi kurtaracak orda. Atatürk ülkeyi kurtarırken sanki Samsun yerine washington a gitti amk. iki ucu boklu değnek diyecem anlam eksikliği olacak, bu değneğin heryeri ishal olmus obamanın bokuna sıvanmış. bizimkiside o değneği kullanıp heryere bok bulaştırıyor. neyse hadi iyi geceler, ağzımı yeterince kirlettim.


 "Sabah ayazından, melankoliden ve uykusuzluktan, aylardır tavuk döner yemekten ve çay bardağında içtiğim rakılardan ötürü biraz delirmiş olabilirim dedim ona. Ama sorun değil, benim hala umudum var. Sana her baktığımda umudum var. Raskolnikov’un tefeci koca karıyı baltaladığı yaştayım. Bu aşk karakolda biter ve sakın korkma ölen ben olurum. Ruhumu usrutayla doğradın çünkü. Ve farkında olmadan yaptın bunu, işte seni bu yüzden seviyorum."
-Emrah Serbes

Adam iyi yazmış

23 Nisan 2013 Salı

geçenlerde

ya geçenlerde buraya bi şey yazacaktım ne yazacagımı unuttum iyi mi

14 Nisan 2013 Pazar

Go higher


Bu resmi görünce aklıma bi anım geldi, oturduk bigün bizim cemiyetle dagcılıktan konuşuyoruz yine. Konu konuyu açtı, söz konusu bahis Ueli Steck oldu. Sonra  bi abim dedi ki, Ueli Steck'in "ben korkunca rotadan dönerim" diye bir sözü vardır dedi. Kendisi de bu söze istinâden "Ben de korkunca ipe girerim" dedi. Sonra bende içimden aha lan işte Hacettepe Stayla dedim. :)

12 Nisan 2013 Cuma

Doug Scott: Ego Gezileri



Kendiniz için mi tırmanırsınız? Ya da ilgi çekmek, hatta ödüller için? 2020 Olimpiyatlarına sportif tırmanışın eklenmesi gündemde. Efsanevi dağcı Doug Scott soruyor: Ödüller ve yüksek dağlar birbirine uyar mı?

            İlk tırmanış ödülüm Ruslardan 1974'te geldi. Paul Braithwaite, Guy Lee ve Clive Rowland'la birlikte bana Kiril alfabesinde renkli bir sertifika verdiler. Sertifikada Pamir Dağlarındaki Lenin doruğuna (Şimdi Tacikistan'da, yeni adı İbn-i Sina doruğu) çıktığım yazıyordu. Faaliyet Açık-Taş vadisinde uluslararası bir kamp şeklindeydi. Amacı farklı milletlerden tırmanıcılar arasında uluslararası ilişkileri teşvik etmekti; ama gizli amacı Uluslararası Olimpiyat Komitesi'ni, yüksek irtifa tımanışını olimpik spor haline getirmeye ikna etmekti. Bu fikir kamp görüşmelerinde dile getirildiğinde çoğu bu fikre gülüp geçti – çoğu misafir dağcı için bu fikir lanetliydi.
           
            Olimpiyatlara tırmanışın da eklenmesi fikri hiçbir zaman gündemden tamamıyla düşmedi. Ancak önemli bir ayrım yapılmalı. Kapalı alanlarda tırmanış ve buz tırmanışı müsabakalarının organizatörleri Olimpik arenaya girmek için çok çaba sarfediyorlar. Çoğu tırmanıcı ise çekinceleri ne olursa olsun bunun eninde sonunda gerçekleşeceğini ve kapalı alanda veya buzda özel hazırlanmış parkurlarda olduğu sürece bunu dert etmeyeceklerini düşünüyor.
           
            Dağcıların asıl tartışma konusu ise yüksek irtifa müsabakaları. Fakat geçmiş bu konuda muğlak. Baron Pierre de Coubertin – Fransız idealist ve modern Olimpiyat Oyunları'nın babası – dağcılıktaki başarıların ödüllendirilmesini önerdi. Ona göre dağcılık asil bir hobiydi ve onun Olimpiyat hakkındaki fikirlerine örnek teşkil ediyordu. Aslında tırmanışlara 1924'ten beri tam 20 Olimpiyat madalyası verilmiştir. Bunların çoğu İkinci Dünya Savaşı öncesindedir.

            Tırmanış müsabakaları fikri Eski Sovyet bloğu ülkelerinde hala hoş karşılanmıyor. Sovyetlerde ilk tırmanış müsabakaları 1948'de yapıldı. Ancak Sovyetlerin tımanışa karşı yaklaşımı 1974'te Lenin doruğu tırmanışına katılan tamamı kadınlardan oluşan ilk ekip olan 8 kadının hayatını kaybetmesiyle ağır bir yara aldı. 7000 metrede korkunç bir fırtınada can verdiler. Uygun ekipmanları ve tecrübeleri yoktu, ancak başarı hırsları gözlerini kör etmişti, bu da tehlikenin katlanmasına sebep oldu. Önceden planlanmış rotalarına bağlı kaldılar, bu onları koşulların gerektirdiği gibi rota değiştirmekten alıkoydu. Ayrıca hatırı sayılır yardım ve destek, telsizli yedek ekipler, bölgedeki helikopterler onlarda yanlış bir güvenlik hissine yol açtı. Herkesin açıkça gördüğü üzere, sorun, onları kendi hayatları için - ihtiyatlı kararlar ve değişken özgüven vasıtasıyla - sorumluluk almaktan alıkoyan, onların dışında olan bir organizasyon ve prosedürler. Bu trajik olay, birçoklarının yüksek dağlarda Olimpik tırmanışlar yapılması fikrine mesafeli durmasına sebep oldu.

            Pamirlerdeki kampı, bir yıl sonra Everest'in güneybatı yüzüne yaptığımız başarılı tırmanış izledi. Hiçbir ödül beklenmiyordu, hiçbir ödül de alınmadı, en azından direkt olarak. Chris Bonnington, liderimiz, zaten 1974'te Kraliyet Coğrafya Topluluğu tarafından bir altın madalya ile ödüllendirilmişti. Hatta Chris'in Topluluğun eski girişindeki panelde duran altın kabartmalı harflerle  yazılı adının altında Don Whillans (O aralar Chris ile Don iyi geçinemiyorlardı, Chris, Don'u Everest planlarından çıkarmıştı.) bana şöyle dedi: “Ne keşfi yaptı ki? Bütün keşfi ben yaptım.”

            Bence Don, Chris'in sadece Annapurna Ekspedisyonunu yönetmekten çok daha fazlasını yaptığını unutuyor. Bununla birlikte Chris, İmparatorluk Nişanı (Commander of British Empire, CBE) aldığında hiçbir homurdanma duymadım – ne de olsa Chris, hakkıyla, Britanya dağcılığının sözcüsüydü ve çoğundan daha fazla tırmanış yapmıştı. Hatta söylentiye göre Dougal Haston ve ben, Everest zirvecileri olarak Kraliçe tarafından onurlandırılma bekleyebilirdik, tabii Dougal gençliğinde majestelerinin hapishanelerinde üç ay geçirmeseydi. Yine de 10 numaraya davet edildik, orada Harold Wilson'la tanıştık – bize tırmanıcıların zirveye ulaşmasındaki rolümüzü sordu!
           
            1994'te Kabine Ofisi Tören Şubesi bana bir mektup yolladı, İmparatorluk Nişanı'nı (CBE) kabul edip etmeyeceğimi soruyorlardı. Bu tamamen sürpriz oldu, böyle bir şeyin söz konusu olduğuna dair en ufak fikrim bile yoktu. Tereddütsüz kabul ettiğimi söylemeliyim, ayrıca bu konuda hiçbir pişmanlığım olmadı. Annem ve babam çok sevindiler, babam “Tanrıya şükür bu günleri de gördüm.” dedi. Bu onun hayatı boyunca erişmek istediği bir hedefti, oğlu bununla onurlandırılmıştı.

            Genel olarak İmparatorluk Nişanı sahibi olmak fon oluşturmak (özellikle Community Action Nepal için), arkadaşlarıma Birleşik Krallık vizesi çıkarmak ve bürokrasiyi hızlandırmak dışında bir işe yaramadı. Rebecca Stevens, tırmanışta görece yeni bir isim, Everest'e yaptığı tırmanıştan sonra İmparatorluk Nişanı (Member of British Empire, MBE) aldığından beri tırmanışçılar arasında bunun gibi sembolik kıdemler de önem kazanmaya başlamıştı.

            Daha sonraları düşündüm de çoğu zorlu tırmanışımı bitirmiştim, ödül de tek bir faaliyet için değildi, ömrümü tırmanışlara adadığım ve Himalayaların gizemlerini aydınlattığım için beni onurlandırmaları anlamına geliyordu. Akranlarım için de aynı durum söz konusuydu, Chris Bonnington CBE, George Band OBE (Officer of British Empire) ve yakın zamanda Joe Brown CBE ve Pat Littlejohn OBE. Hiçbirimiz bu ödülleri kabul ettiğimiz için eleştiri oklarına hedef olmamıştık.

            Tırmanış referansları kusursuz olan iki arkadaşın durumu ödülleri kabul edip etmemenin artı ve eksilerini gösteriyor. Voytek Kurtyka, 20. yüzyılın önde gelen dağcılarından biri, Piolet d'Or (Altın Buz Kazması, muhtemelen dağcılık dünyasındaki en prestijli uluslararası ödül) organizatörlerinden gelen jüriye katılma teklifini reddetti. İlk Piolet d'Or 1991'de verildi. Ödülün fikir babaları dönemin GHM (Groupe de Haute Montagne, Fransız Dağcılık Grubu) başkanı Jean-Claude Marmier ve Montagnes dergisi editörü Guy Chaumereuil'dir. Ödül, hayalgücü ve alpinizmin özüne bağlı tımanışlara bir saygı duruşu niteliğindedir. Başlangıçta güzel olsa da organizasyon tartışmalara sebep oldu, özellikle 'en iyi' tımanış ilüzyonu konusunda, ta ki Christian Trommsdorff'un, GHM'nin yeni başkanının ödülde yeni düzenlemelere gitmesine kadar.

            Voytek'e yeni jürinin bir parçası olması talebinde bulunuldu. Voytek reddetti, “Dünya vahşi bir rekabet ortamı, bu ortam ödüllere verilen önemin artmasına sebep oluyor, bu ortam gerçek sanata müsait değil. Ödüllere önem verilen yerde gerçek sanat olamaz.” Ona göre tırmanış fiziksel ve mental refahlık demekti, bu onu bilgeliğe götürüyordu. Ödüller ise insanı kibire ve benmerkezciliğe götürüyordu. ”Ödül oyunlarının bir parçası olmak bir tırmanıcı için tehlikelidir, teklifinizi kabul edemem.”

            Christian Trommsdorff Voytek'e içten cevabı için teşekkür etti ve şöyle devam etti: “Şahsen ben rekabet konusunda sizinle tamamen aynı fikirdeyim; bu bizim GHM'de istemediğimiz bir şey ancak biz bugünün dünyasında yer edinme fırsatını değerlendirmeyi seçtik, değerlerimizin yokolup gitmesi ve diğerlerinin onların yerine geçmesi yerine onları dünyaya tanıtmak yapabileceğimiz en iyi şey... Rekabet hırsıyla yaşayan insanlar... Belki de bazıları sizin gibi insanlardan etkilenir ve tavırlarını değiştirirler.”

            Voytek yoktu ama jürideki diğerleri, ki buna jüri başkanı olarak ben de dahildim, saf alpinizm odaklı yeni kriterlerin uygulanmasını sağladık. En harikulade durum ise ödüllerin saf alpinizme en bağlı olanlara verilmesiydi: bolt ya da diğer delici ekipmanlar yok, sabit hatlar yok, tırmanış prensibini zedeleyecek telsiz, uydu telefonu gibi yardımcı ekipmanlar yok, arkada iz bırakmama prensibi uygulanacak, yerel halka saygılı davranılacak.

            Aslında 2009 ödülü kriterlere aşağı yukarı uyan üç farklı tırmanışa verildi. Tek bir kazananın olmaması olumlu bir adımdı, rekabetçiliği azaltıyordu ve ilham verici tırmanıcıları destekliyordu; 'kazananlar' kazananlardan çok saf alpinizmin elçileri oluyordu.

            Yeni Piolet d'Or ödülleri düzenlemelerinin verdiği güvenle Christian Trommsdorff bir kez daha Voytek'e başvurdu. Voytek'in cevabını tahmin edebilirsiniz: “Bu şeytani bir teklif... Ben dağlara insani zaaflarımı aşmak için gidiyorum ve siz beni en tehlikelisiyle karşı karşıya bırakıyorsunuz... Benim diğerlerinden bir farkım olduğu illüzyonu... Bütün yaşamım boyunca bununla mücadele ettim... Egomuzun en büyük tuzağı ve kibirimizin kanıtı... Piolet d'Or jüriliğini kabul edemem. Tırmanıcı üstün bir özgürlük farkındalığı taşır. Umarım böyle onur verici bir şeye karşı tedirginliğimi anlarsınız.”

            Eğer yaptığınız hiçbir şeyi kayda almazsanız Voytek'ten bile daha saf bir alpinist olabilirsiniz. Öyle insanlar var ki, dağlara, hatta Himalayalara tırmanıp hiçbir şeyi rapor etmiyorlar, herşeyi tamamen hoşlarına gittiği için yapıyorlar. Ancak bu olağandışı. Kendim için konuşuyorum, her zaman makaleler yazmak, tecrübelerimi diğerleriyle paylaşmak ve biraz da başardıklarım için takdir edilmek istedim. Kendinizi övülürken bulmak, bazen makalelerle, bazen gerçek bir ödülle, büyük bir şey değil. Böyle şeylerden hoşnut olmak ikiyüzlülük değil, ancak bunlar kesinlikle benim tırmanışlardaki amacım değil ve bildiğim kadarıyla birçok arkadaşım için de durum benzer.

            Yeni düzenlemeleriyle Piolet d'Or ödülleri alpinizmin en iyisini kutluyor ve bunu kazanan herşeyi alır tarzında, sponsorların ve bürokratların egemenliğindeki bir atmosfer yerine tırmanıcı festivali gibi bir havada yapıyor. Piolet ödülleri bu ideale sıkı sıkıya bağlı kalırsa ödüller arasındaki amiral gemisi konumunu koruyacak, tırmanışçılar arasında iyi tırmanışın en iyi yolu olarak bayrak vazifesi görecek, özellikle tarihi geçmiş değer sistemlerine bağlı olan eski komünist ülkelerde.

            Son yıllarda  Aleksander Klenov gibi önde gelen Rus dağcılar ülkelerinin yüksek dağlarda rekabete dayalı olan sistemini sorguladı. Ona göre  bu sistem Rus dağcılığının yeni ufuklar açmasını engelliyordu. Anatoli Moşnikov'dan alıntılıyorum: “Müsabakalar bugün anlamsız kalıyor ve dağcılığın özünü yerinden ediyor.” Söylemeliyim ki mesajın yerine ulaşması zaman adı.

            Bir keresinde Don Whillans bana tırmanışlarda her zaman rekabetin olduğunu ancak bunun diğerlerinden daha iyi olmakla ilgisinin olmadığını sadece rota bazında olduğunu söylemişti. İşte bu dağcılık gibi macera sporlarıyla futbol gibi amacın rakibi yenmek olduğu saha sporları arasındaki en büyük fark. Piolet d'Or ödülleri bize daha iyi bir yol gösteriyor, çünkü kazanan olmak, bütün ilgiyi üzerinde toplamaktan çok farklı bir amaca hizmet ediyor.

            Hepimiz beğenilmek isteriz ve bu durumda ben bir istisna değilim. Bir ödül kazandığınızda sizin için sadece hoş bir tecrübe olmaz, bir anda size rahatsızlık veren birşeyden kurtulma fırsatı olan biri olduğunuzu farkedersiniz. Piolet ödüllerinde böyle bir fırsatım vardı: Alplerdeki erişim özgürlüğümüzü korumamızı sağlayan erdemlerimizi övmek – politikacılardan, bürokratlardan, sigorta şirketlerinden, bunun gibi ticari kaygılardan gelebilecek erişim engellemesinden korumak. Ancak en  önemli mesajım böyle övgüler almak için bir tırmanış orijinal ve bağlı kalınan yolda olmalı – taviz vermeden.

            Doug Scott Asya'nın yüksek dağlarına 45 ekspedisyon yaptı. 40 kez zirveye ulaştı, bunların yarısını yeni rotalarla ya da alpin stilde ilk kez yaptı. Yedi kıtanın en yüksek zirvelerine ulaştı. Bir önceki Alpine Club başkanıdır, 1994'te Britanya Kraliyet Nişanı'na (CBE) layık görülmüştür, 1999'da ise Kraliyet Coğrafya Topluluğu tarafından altın madalyayla ödüllendirilmiştir.

            Bu yazı Stephen Goodwin'in Alpine Journal'de yayınlanan bir makalesinden uyarlanmıştır. Stephen, Alpine Journal'in editörlerinden biridir, 1998'de Everest'in güney zirvesine çıkmıştır.

Piolet d'Or nedir?

            İlk ödül Marko Prezelj ve Andre Stemfelj'e Güney Kangchenjunga'nın güneybatı sırtına yaptıkları kusursuz alpin tırmanış dolayısıyla verilmiştir – ödülün kurucularının arzuladığı gibi orijinale bağlı kalarak yapılan bir tırmanış. Ödül kazanan Britanyalılar arasında arasında 1994'te Cerro Torre'de yeni bir rotadan yaptığı tırmanış için Andy Parkin ve 2002'de Siguniang'ın kuzey yüzüne yapılan ilk tırmanış için Mick Fowler ve Paul Ramsden de bulunmaktadır.

            Organizasyon 'en iyi' tırmanış illüzyonu üzerinde tartışmalara yol açtı. 2. kez ödülü kazanan Prezelj – Chomolhari'nin kuzeybatı sütunu – ödülü kınadı ve şöhret tutkusuna karşı uyarılarda bulundu. 2008'de tırmanıcıların endişelerine yönelik bir girişim başarısız oldu. 2009'da yeniden hayata döndürülmesine yönelik bir beklenti oluştu, Christian Trommsdorff, yeni GHM başkanı, organizasyonu Piolets (-s ekiyle) adıyla dağcılık festivali atmosferinde, alpinizm ruhunu yüceltmek amacıyla yeniden düzenledi. Chamonix ve Courmayeur ilçeleri ödüllere muazzam kaynaklar sundu, ticari sponsorlara duyulan ihtiyaç azaldı; yayımcı Nivéales ve dergiler Montagnes ve Vertical de oradaydı.

            Pioletler Nisan 2009'da bir parti havasında dağıtıldı. Doug Scott jüri başkanı olarak görev aldı, jüri stil, kaşif ruhu, saygı, adanmışlık üzerinde odaklandı. 4 takım ödüle layık görüldü ve Walter Bonatti bir yaşam boyu ödülü aldı.

 Dağcılığın en bilinen ödülü yeni bir rotaya yelken açtı.

Doug Scott

Kaynak: www.thebmc.co.uk
         

10 Nisan 2013 Çarşamba

Fark


Tarih: M.Ö. 340-310

Tieba gitgide daha da alışmaya başladı büyük çiftlikteki hayatına. Hem daha ağır işlerde çalışmışlığı da vardı, nane tarlasındaki bu işi o kadar da güç değildi. Üstelik nane kokularının arasında çalışmak bir nebze de olsa ona, kazma ve tırmık tutmaktan nasırlaşan avucunun ve geçen hafta yatırıldığı falaka yüzünden sızlayan ayak tabanlarının acısını unutturuyordu. Tieba hem vahşi görünümlü hem de güçlü bir adamdı, bıraksalar bir ayının bile anasını belleyebilecek kuvvetli kolları vardı. Üstelik zeki de sayılırdı.

Hasat dönemiydi, Tieba o gün yarım mina (yaklaşık 250 gram) kadar nane toplayabilmiş, üstüne de muhtemelen bir köpek sürüsü tarafından kırılan çiti onarabilmişti. Tieba ve arkadaşları günün sonunda başlarında bekleyen iki beyaz adama ellerindeki sepette ne kadar nane olduğunu gösteriyor ve böylece karınlarını doyuracak kadar yiyecek almaya hak kazanıyorlardı. Tieba sepetini gösterdi, beyaz adam onayladığını belirtme maksadıyla başını salladı. Tieba'nın hemen arkasında da her gün aynı barakada uyuduğu o komik suratlı kız vardı. Tieba bu zamana kadar ona adını bile sormamış, kim olduğuyla ilgilenme gereği duymamıştı. Kızın sepetinde nereden baksan beşte bir mina edecek kadar nane vardı, beyaz adam bunu beğenmedi ve Tieba'nın sepetini göstererek kıza "Aranızdaki fark ne? O bu kadar çalışırken sen ne yapıyordun?" diye bağırdı. Tieba ve arkadaşları, beyaz adamlardan ayrı bir yere sıçıyorlardı, zira onların bokundan gübre olarak faydalanılıyordu. Kimi zaman bu gübrelerden minik bir dağ olması bekleniyor, ancak o zaman kölelere kendi boklarını toplamaları söyleniyordu. Beyaz adam, komik suratlı kızı kolundan tuttu ve diğerlerine de kendisini takip etmelerini emretti. Adam, kızı kölelerin pislediği minik avluya götürdü ve kızın kafasını o boktan oluşan dağa batırarak küfürler yağdırdı. Tieba, kendisini şanslı hissediyordu, çünkü kendisi bu çiftlikte daha yeni olmasına rağmen ancak on vuruşluk bir falaka ile cezalandırılmıştı. Bu sırada muhtemelen kızın akrabası olan siyah bir adam, beyazlara yalvararak af diledi, ancak diğer beyaz adam onu da kafasından tutarak aynı pisliğin içine batırdı.

Tieba o gün ilk defa bir insanın ezilmesine, güçsüz gözükmesine ve dışlanmasına sebep olmuştu. Eğer o kadar nane toplamasaydı, belki de kızın durumu normal gözükecek ve cezalandırılmayacaktı. Kızın akrabası da sırf af dilediği için cezalandırılmayacaktı. Tieba o gün iki şeyi daha iyi anladı. Birincisi, eğer bu hayatta insan gibi yaşamak istiyorsa daha çok çalışmalı, beyaz adamın ondan istediklerini yerine getirmeliydi. İkincisi ise asla bir başkası için af dilememeli, onun hakkını savunmamalıydı.

Yirmi yıl kadar sonra Tieba, çalışkanlığı, azmi ve sessizliği ile kölelerin şefi hâline gelmişti. En kötü durumdaki beyazdan bile kötü durumdaydı, fakat o kölelerin en seçkiniydi. Artık tarlada ağır işlerde çalışmıyordu. Tembellik yapan, yeterince verimli çalışmayan köleleri azarlıyordu. Yanında beyaz bir adam varsa sık sık çaktırmadan beyaz adamın yüzüne bakıyor, onun nabzını kontrol ediyordu. Böylece eğer beyaz adamın yüzünü ekşittiği bir köle varsa hemen beyaz adama yaranmak için o köleyi azarlıyordu.

Hizmetinin yirminci yılında çiftliğin sahibi, Tieba'ya üstünde birkaç taş olan ve normal insanların giydiğine benzer bir giyecek armağan etti. Bu, bir köle için büyük bir onurdu. Tieba diğer kölelerin yanında asla giysisiyle övünmüyor, bunu sözleriyle dışa vurmuyordu, fakat övünmek ve gurur duymak bir insanın davranışlarına ne kadar yansırsa en az o kadar kasılıyordu. Tieba zeki bir adamdı, eğer kendisi giysisiyle övünür ve farklı olduğunu kendi ağzıyla söylerse biraz komik duruma düşebilirdi. Fakat o bunu söylemeden diğer köleler Tieba'nın ne kadar farklı olduğunu anlamalıydı.

Tieba artık çiftliğin büyük köşkünde kalıyordu. Soyluların lisanına da alışmıştı, fakat onlar gibi konuşmayı tam olarak beceremiyordu. Yine de Tieba, kölelerle konuştuğu zaman onlara caka satmak için bazen soylulardan duyduğu kelimeleri konuşmasının arasına serpiştiriyordu. Böylece Tieba, daha farklı biri olduğunu diğer kölelere çaktırmadan hissettirebiliyordu. Üstelik köleler bu dili kullanmıyordu bile fakat bunun bir önemi yoktu, zira bu şekilde farklılığını ispat edebiliyordu.

Yirmi yılda bu çiftliğe çok köle uğramış, yaklaşık üçte biri de ölmüştü. Bu kölelerin bir kısmı işkencelere dayanamadığından, bir kısmı açlıktan, bir kısmı da hastalıktan ölmüştü. Tieba, böylesi bir ortamda gerçekten çok şanslı ve çok farklıydı. Her gün yüzüne baktığı insanların büyük kısmı kendisinden çok daha kötü koşullarda yaşarken, kendisi nasıl da büyük bir nimete sahipti.

Kasabada Tieba'nın yaşadığı çiftlik gibi bir büyük çiftlik daha vardı ve bu kasabanın toplam nüfusu 300 kadardı. Çiftlik sahibi soylu ailelerin üye sayısı 17, bu soyluların yardımcısı beyaz adamların sayısı da 35 kadardı. Kasabanın geri kalan nüfusunu köleler oluşturuyordu.

Ve bu köleler, tek bir gün bile tükürüğüyle boğabilecekleri sahiplerine başkaldırmayı akıllarından geçirmediler. Aklından geçiren olduysa da tek bir gün, tek bir an bile buna yeltenmediler. Zira onların yiyecek bulmak, işkenceden kurtulmak ve hata yapmadan çalışabilmek gibi çok daha büyük dertleri vardı.

Tieba ise vahşi görünümlü, güçlü ve zeki bir adamdı.

Tarih: M.S. 2000-2030

Caner o gün sınıfta "Ders bitse de eve gidip yeni aldığım oyunu oynasam" diye düşünüyordu. Üstelik ders sosyal bilgilerdi ve bu ona çok sıkıcı geliyordu. Caner zeki bir çocuktu, yaşıtları sümüğünü koluna silerken, o daima göt cebinde bir paket peçete taşırdı. Görgülü, medeni bir çocuktu.

Caner düşünceler alemine dalmışken öğretmeninin bağırmasıyla yeniden dünyaya bağlandı. Öğretmen, sınıftaki çocuklardan birine çok konuştuğu için kızıyordu. Bu sırada Caner'in yanında oturan çocuk öğretmeninin sözünü kesti: "Öğretmenim, o konuşmuyordu valla". Öğretmen hem sözünün kesilmesine, hem de kendisinin yanlış kişiye kızarak hata yapmış olmasına sinirlendi. Ufacık bir velet kendisinin yanlış yaptığını söylüyordu, sinirini o çocuğa kızarak çıkardı: "Sen onun avukatı mısın? İkiniz de yarın sayfa 30'u defterinize yirmi kere yazacaksınız". "Ama öğretmenim...", "Sus, bir de cevap mı veriyorsun?"

Caner o gün iki şeyi çok iyi anladı. Birincisi, asla bir başkasının hakkını savunmamalı, etliye sütlüye karışmamalıydı. İkincisi ise, başındaki insanın ondan istediklerini kusursuzca yerine getirmeliydi.

Yıllar sonra Caner iyi bir üniversiteden mezun olup, ayda 2.700 lira maaşla bir plazada işe başladı. Fakat kısa sürede çalışkanlığı ve itaatkârlığı sayesinde terfi alarak maaşını üçe, hatta dörde katladı. Tabi bunda patronu ile olan sağlam ilişkisinin payı da büyüktü.

Şirket toplantılarında eğer birisi bir espri yaparsa, hemen patronunun suratına bakıyordu. Eğer patronu o şakaya gülüyorsa, o da gülüyordu. Ve eğer patronu o günkü sikimtırak meymenetsiz ruh hali yüzünden bu şakayı densizce buluyorsa, kendisi de arkadaşını uyarıyor veya ağzıyla "cık cık" yapıp başını "olmadı" dercesine yana doğru sallıyordu.

Caner gittikçe daha iyi kıyafetler ve daha lüks elektronik cihazlar alabilecek hâle geldi. Bu sırada otomobilini de yeniledi. Kendisi, içinde yaşadığı ülkenin insanlarının çok büyük kısmından daha üstün olanaklara sahipti, diğerlerinden daha farklıydı. Fakat bu üstünlüğünü asla kendisi dile getirmiyordu. Bunun yerine iş arkadaşlarıyla çok eğlendiğini belirten on çeşit mezeyle dolu rakı sofrası fotoğraflarını, Facebook adı verilen ve her insana nelere sahip olduğunu gösterebildiğin sanal ortamda yayınlıyordu. Böylece insanlara ne kadar farklı olduğunu ispat edebiliyordu. "IPhone'un yeni modelini çıktığı an rahatlıkla alabilirim" demiyordu, bu onu komik bir duruma sokardı ve Caner zeki bir adamdı. Bunun yerine esprili ama cefakar bir şekilde "IPhone 7 çıksa da şu külüstürden kurtulsak" diyerek gücünü belli ediyordu.

Caner artık çalıştığı şirket toplantılarında "Bu konudaki risk management'ınızı yetersiz buluyorum. Derhal bana son aldığınız mail'ı forward'layarak info'da bulunun" diyordu. Lisanı bir anda nasıl da değişivermişti. Çeşitli bilgisayar efektleriyle kendisini olduğundan daha yakışıklı gösteren fotoğraflarının altına "Die darling die" yazabiliyordu artık. Üstelik etrafındaki kimse bu dilde konuşmuyordu bile. Olsun, onun için önemli olan ne kadar farklı birisi olduğunu gösterebilmekti.

Caner zeki, modern ve medeni bir adamdı.

Her gün saat sabah 7'de kalkmak ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına patronunu daha çok zengin etmek için çalışmak zorunda olmasına rağmen artık kölelik diye bir şey yoktu. Dünya artık daha medeni bir yerdi. Sırf bir terfi alabilmek adına patronuna daha çok yaranmak zorunda olmasına ve kendisini diğer insanların büyük çoğunluğundan üstün görmesine rağmen sınıf farkı diye bir şey de yoktu. Dünya artık çağdaş bir yerdi. Kölelik, sınıf gibi çağdışı uygulamalara yer yoktu artık dünyada.

Caner gibi ve keyfi Caner kadar yerinde olmayan onun gibi milyonlarca insan vardı Caner'in yaşadığı yerde. Fakat bu insanlar bir gün bile tükürüğüyle boğabilecekleri ve sürekli çalışarak daha zengin etmekte oldukları sahiplerine başkaldırmayı akıllarından geçirmediler. Akıllarından geçirseler de bunun için asla bir şey yapmadılar. Zira onların telefon faturası ödemek, eskidiğine inandıkları malın yenisini almak ve diğerlerine ne kadar farklı olduklarını ispatlamak gibi daha önemli dertleri vardı.

Caner zeki, modern ve medeni bir adamdı.

En sevdiği tarihi kişi Spartacus, en sevdiği film ise Dövüş Kulübü'ydü.

Görünmez parmaklıkların var olmadığına inanıyordu.

4 Nisan 2013 Perşembe

Kaybedilenler üzerine...

Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Göğ ekini biçmiş gibi

Yunus Emre



14 Mart 2013 Perşembe

Bindik bi alâmete..


Erciyes Kış- Şeytan, Melek, Araf, Sırt Tüm rotalar mevcut bu resimde.
Bugun güzel değişiklikler oldu hayatımda, aslında bu gunlerde desem daha yerinde olur. Yani değişiklikleri 100 sayısı üzerinden endekslersek bugün o 100'lük dilimin 40'ını oluşturuyor. Etti mi gırk mehepe nin gırkıncı yılı hayırlı ve uğurlu olsun. Bu aralar çok güçlü bir abimle pilanlar yapmaktayım. Yazıya " ' " işaretini kullanarak girdim "pilan" la devam ediyorum. Sonumuz hayrola. Yine antrenmanlara sarıldım bu ara, her genç kızın yaptığı gibi. Kulüp ile ilgili bir çok etkinlikte yer buldum kendime bunlar doğrultusunda emin adımlarla ilerlemeyi düşünüyorum. Yarından sonra Mt. Erciyesle beraber olacağım. Özledim kendisini, rüzgarını ve rüzgarıyla birlikte koynuma üfürdüğü toz karı. Kayak pistini, telesiyejleri(böyle mi yazlılyodu lan, emin değilim)... Bakalım neler olacak. Bu aralar yazmıyorum fazla biliyorum sevgili alpingünlük seni ihmal ettim, ama yemin ederim başka bir blog yok hayatımda. Dönem yeni başladı ancak koydum işleri yoluna. alpingünlük(günlüğe hitap edince kendimi ipek olgun un kitaplarındaki ergen kızlar gibi hissettim ya la) bu yaz çok sıkı planlarım var bakalım. kış planlarım gibi yalan olmaz umarım. Erciyese gitmeyi niye seviyorum? cunku beni "Ala Dağcı" olma çizgisinden kaçamak ta olsa uzaklaştırdığı izlenimi verdiği ve beni umarsızca bu yalanla tatmin ettiği için olabilir mi? neyse kararı sen ver alpingünlük nasıl olsa tüm arşiv sende, asist yaptım gölü sen  at artık amk. Bu kadarınıda yap la. bak gecenin 1.48 inde oturmus sana içerik ekliom sikerim belanı senin amcık hoşafı. Neyse sakinim. Kahvemin son yudumunu ve zıgaramın son fırtını çekip yazıyı sonlandırmak istiyorum. Sonlandırmak lazım çünkü sabah alarmı erteleme konusunda Çankaya rekoru kırıyorum amk. Bi insan alarmı 16 kez ertelermi la. İçimde bir Erciyes heyecanı, aldı başını gidiyor. Seviniyorum bir yandan da hala o ruh ölmemiş içimde diye. İçim bir seyleri öldürme konusunda Leon dan bile daha profesyonel. içim çürümüş benim. bir sepet çürük elmanın içinde cadı nın pamuk prensese verdiği elma kadar kırmızı ve sağlam bi şekilde kalmış içimdeki dağ heyecanı. sevindim bu konuya.beirut un the concubine parçası çalıyor playlistimde sik gibi parça. yakıstıramadım. Neyse la yatayım bari.. erciyes hazırlıkları var daha organizasyonu iyi yapmam lazım abilerimin gözüne girmem için. Sevgiler&Saygılar.. bi erciyes resmi yükleyek te rahatlayak demi panpa.

26 Ocak 2013 Cumartesi

michael sikkofield: Otobüs

michael sikkofield: Otobüs: İnşallah farkında olmazsınız. İnsanın bir acı eşiği var ya, eğer acı eşiğimiz daha düşük olsaydı, hafif esen rüzgar bile canımızı acıtsaydı...

15 Ocak 2013 Salı

Dağda Başarı

Dağda başarı İlk olarak sağlıklı bir şekilde geri dönmek ikinci olarak partnerlerinizle daha derin bir ilişki kurmak ve son olarak eger şansınız varsa zirveye ulaşmaktır.
-Conrad Anker

 Saygılar...

Mt. Demirkazık